|
Şizofreni henüz nedeni bilinen bir hastalık olmadığı için tedavisi de nedene yönelik olmaktan ziyade belirtileri bastırmaya yönelik yapılmaktadır. LARGACTİL® (klorpromazin) bu alanda kullanılmaya başlanan ilk ilaçtır ve 1950lerin başında Fransa'da piyasaya çıkmıştır. Aslında antihistaminik sınıftan bir ilaç olup ilk önce Henri Laborit isimli bir cerrah tarafından hastalarda ameliyat öncesi yatıştırıcı olarak kullanılmıştır. İlacın belirgin bir uyku etkisi olmaksızın yatıştırıcı etki gösterdiğini gözlemleyen ve bu özelliği ile antipsikotik olabileceğini düşünen bazı psikiyatrlar bunu şizofreni tanılı hastalarda kullanmışlar ve yararlı olduğunu belirlemişlerdir. Largactilin psikiyatride kullanılmaya başlanmasının prestij ve onuru bu ilaçla ilgili ilk bilimsel yayını yapan iki Fransız psikiyatra Dr. Pierre Deniker ve Dr. Jean Delay'e aittir.
Largactilin kullanıma girmesi sadece psikiyatride değil genel olarak tıp tarihindeki önemli gelişmelerden biridir. Buluş psikiyatri hastalarının ve ailelerinin yaşamlarını derinden etkilemiş adeta kaderlerini değiştirmiştir. Batı dünyasında sanayi devrimi öncesi feodal yapının hüküm sürdüğü dönemlerde akıl hastaları geniş aile yaşantısı içerisinde evlerinde barınabilmekteydiler. Bu koşullarda aileler kendi akıl hastalarına sahip çıkmakta ve gerekli asgari bakımı sağlamakta çok da zorlanmıyordu. Sanayi devrimi ile birlikte 17. ve 18. yy. boyunca toplumun yapısı hızla değişmeye başladı. Değişim toplum bazında tarım toplumundan sanayi toplumuna, aileler bazında ise geniş aile yapısından çekirdek aile yapısına doğru gerçekleşti. Eskiden zamanlarının çoğunu evlerinde ya da evlerinin yakınındaki topraklarda geçiren köylüler artık evlerinden uzaktaki fabrikalarda çalışan işciler olmuşlardı. Gündüzleri sadece çocuk ve yaşlıların kaldığı pek çok evde -eğer varsa- akıl hastası olan bireyin bakımı ve kontrolü de giderek zor olmaktaydı. Akıl hastalıkları hastanelerine işte böyle bir ortamda gerek duyulmuştur. Önceleri yerleşim yerleri küçük olduğundan hastaneler de küçükken, büyük metropollerin ortaya çıkması ile yatak sayıları binlerle ifade edilen devasa akıl hastaneleri de inşa edilmeye başlandı. İlk bakışta hastalar için iyi gibi gözüken bu gelişme aslında pek çok hastanın felaketi oldu. Çünkü bu kurumlar -tedavi olanakları olmadığından- ancak hastaların toplumdan uzak tutulmalarını sağlıyor bir anlamda ailelerin yüklerinden kurtulmaları amacına hizmet ediyorlardı. Akıl hastalarının tedavi ve bakımı emek yoğun bir iştir. Bu tür kurumlarda 24 saat boyunca üç vardiya halinde yeterli sayıda doktor, hemşire, psikolog, hastabakıcı vb. personele gerek vardır. Bu ise ciddi bir ekonomik kaynak gerektirir. Dünyanın en zengin uluslarının bile bu alana bu ölçüde bir kaynak ayırma gücü yoktur. Bu nedenle büyük hastanelere yatırılan hastaların durumları hızla kötüleşiyor, bakımsızlıktan, beslenme bozukluklarından, kendilerine ya da birbirlerine verdikleri zararlardan dolayı çoğu genç yaşta ölüyordu. Sağ kalanlar ise son derecede kötü bir yaşam kalitesine sahiptiler. Taburcu olma umutları da yoktu, çünkü tedavi söz konusu değildi. İşte böyle bir noktada largactilin kullanılmaya başlanması tam bir devrim havası yaratmıştır. Bu sayede hastalık belirtilerinin kontrol edilebilmesi, bastırılması mümkün olmuştur. Psikiyatrlar, hastalar ve hasta aileleri belki de ilk kez "taburculuk" kavramı ile tanıştılar. Hastalar için aileleriyle aynı ortamda yaşayarak tedavi olma olanağı doğdu. Hastaneler büyük bir hızla boşaldı. Ellili yılların ikinci yarısında psikiyatri camiasını hastasıyla, hasta yakınıyla ve çalışan sağlık personeli ile büyük bir iyimserlik havası sardı. Ancak bir süre sonra taburcu edilen hastaların -ilaçlarını kullansınlar ya da kullanmasınlar- tekrar tekrar hastalandıkları ve yeniden hastaneye yatmak durumunda kaldıkları görülünce yaşanan iyimserlik havası yerini hayal kırıklığına bıraktı. Zamanla ilaç tedavisi ile ilgili beklentiler gerçekçi bir zemine oturdu. İlaç tedavisinin hastalığı gerçek anlamda tedavi etmediği ancak belirtileri yatıştırdığı, bir ölçüde alevlenmelerin sıklığını ve şiddetini azalttığı fakat tamamen önlemediği anlaşıldı. İlaç sanayi son 50 yıl içerisinde pek çok antipsikotik ilacı hasta ve hekimlerin kullanımına sundu. Bunların (LEPONEX® dışında) hiçbirinin tedavi edici etkinliği ilk bulunan ilaç olan largactil'e oranla çok da farklı değildir. Yine de tedavi seçeneklerinin artması ve yan etkileri farklı ilaçların kullanımda olması önemli bir şans olarak görülmelidir. Aşağıda bu ilaçlar hakkında kısa bilgiler sunulmuştur.
İlaçların etki mekanizmaları
Yukarıda hikayesi özetlenen largactilin beyinde nasıl bir etkinlik gösterdiği kullanılmaya başlandıktan çok sonra 1963 yılında Carlsson ve Lindqvist isimli iki İsveçli araştırmacı tarafından ortaya konmuştur. Bu araştırmacılar ilacın beyinde dopamin adlı bir nörotransmitterin işlevini engellediğini ve başka farmakolojik etkileri olsa da tedavi edici etkisinin bu aktivitesi ile ilgili olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu görüş büyük ölçüde bugün de geçerlidir. Largactilden sonra piyasaya çıkan onlarca ilacın hepsinde de beyinde dopamin antigonizması işlevi vardır. Bunun dışında başka etkileri olsa da bu etki hepsinde ortaktır. Bugüne dek dopamin antagonizması yapmadan antipsikotik etkinlik gösteren bir ilaç bulunabilmiş değildir. Antipsikotik etkinlik için limbik sistemdeki dopamin alıcılarının kullanılan ilacın molekülleri tarafından %70 civarında işgal edilmesinin gerektiği düşünülmektedir. Buradan yola çıkarak şizofreni hastalarının beyinlerinde (limbik bölgede) aşırı dopamin aktivitesi olduğu ve ilaçların bu etkinliği azaltarak hastalık beliritlerini yatıştırdıkları yani antipsikotik etkinlik gösterdikleri düşünülmektedir. Yıllar içerisinde aşırı dopamin aktivitesinin özellikle pozitif belirtilerden sorumlu olduğu, her hastada görülmediği anlaşılmıştır. Negatif belirtilerin ise tersine dopamin aktivitesinde azalma ile ve bazı beyin yapılarındaki küçülme ile bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Bu görüş ilaçların neden pozitif belirtilere iyi gelirken negatif belirtiler üzerinde pek de etkili olmadıklarını açıklar niteliktedir.
Bu noktada ilaçların etki mekanizmalarının anlaşılabilmesi için beyin anatomisi ve fizyolojisi ile ilgili bazı temel bilgilerin özetlenmesi gerekmektedir. Beyinde milyonlarca hücrenin bir araya gelerek oluşturdukları yapılara çekirdek denir. Bir çekirdekte yer alan nöronların her birinin başka nöronlardan gelen iletileri almaya yarayan dendrit adı verilen çok sayıda dal şeklinde yapıları ve başka nöronlara ileti götürmeye yarayan akson adında birer uzantıları vardır. Bir çekirdekteki nöronların aksonları bir araya gelerek bir demet oluştururlar. Bu yapıya yolak/traktus adı verilir. Yolaklar değişik beyin bölgelerindeki çekirdek yapılarının birbirleri ile olan iletişimlerini sağlarlar.
Beyinde dopamin maddesinin işlev gördüğü başlıca üç yolak vardır.
-
Ortabeyin ile Limbik sistem arasındaki mezolimbik yolak: Limbik sistem : uyku, iştah, cinsellik, bellek vb. işlevlerin yanısıra öfke korku başta olmak üzere duygusal tepkilerimizin oluşumunu sağlayan çekirdeklerin bulunduğu alan. Evrimsel olarak beynin en eski bölgelerinden biridir. Memelilerin yanısıra amfibianlarda ve sürüngenlerde de olan bir yapıdır.)
-
Orta beyin ile Corpus striatum arasındaki nigrostriatal yolak. (Corpus striatum hareket sistemi ile ilgili beyin yapısıdır. Özellikle yürüme, koşma, araba kullanma vb otomatik işlerin gerçekleştirilmesinden sorumludur.)
-
Hipotalamus ile hipofiz arasındaki tuberoinfindibüler yolak . (Hipotalamus uyku uyanıklık ritminin düzenlenmesinden, cinsel uyarılmanın gerçekleşmesinden, kan basıncı ve nabzın düzenlenmesinden, açlık/tokluk ve susuzluk hislerinin oluşumundan sorumlu beyin bölgesidir. Hipofiz ise vücuttaki belli başlı hormonları salgılar ve kendi dışında salgılanan hormonların da pek çoğunun kontrolünü yapar
Antipsikotik ilaçlar tedavi edici etkilerini mezolimbik yolakta gerçekleştirdikleri antidopaminerjik etkinlikle (dopamin işlevinin engellenmesiyle) sağlarlar. Nigrostriatal yolaktaki antidopaminerjik etkinlik ekstrapiramidal yan etkilere, tuberoinfindübüler yolaktaki antidopaminerjik etkinlik ise endokrinolojik bazı yan etkilere neden olur. Bu yan etkiler hakkında aşağıda daha ayrıntılı bilgi sunulmuştur.
|
Etken Madde Adı
|
Piyasa Adı1
|
Şekli
|
Dozu (mg/gün)2
|
|
Klorpromazin
|
LARGACTİL
|
100 mg tab., 25 mg amp.
|
600-1000
|
|
Trifluoperazin
|
STİLİZAN
|
1, 2 ve 5 mg dr, 1 mg. amp.
|
5-20
|
|
Flufenazin
|
PROLİXİN3
|
25 mg amp
|
15-30 günde bir
|
|
Haloperidol
|
NORODOL
|
5, 10 ve 20 mg tab, 5 mg amp. damla (20 damla=2 mg)
|
5-20
|
|
Zuklopentiksol
|
CLOPİXOL3
|
2, 10 ve 25 mg tab., 50 ve 200 mg amp4
|
10-50
|
|
Flupentiksol
|
FLUANXOL3
|
3 mg tab, 20 mg amp3
|
1-6
|
|
Pimozid
|
NÖROFREN
|
2 mg tab.
|
1-6
|
|
Klozapin
|
LEPONEX
|
25, 100 mg tab.
|
300-900
|
|
Risperidon
|
RİSPERDAL
|
1, 2, 3, 4 mg tab., solusyon (1 ml=1 mg)
|
2-16
|
|
RİSPERDAL CONSTA4
|
25, 37.5 ve 50 mg amp5
|
15 günde bir
|
|
Ketiyapin
|
SEROQUEL
|
25, 100, 200 ve 300 mg tab
|
400-900
|
|
Olanzapin
|
ZYPREXA
|
5 ve 10 mg tab., 10 mg amp.
|
5-20
|
|
Sülprid
|
DOGMATİL
|
200 mg tab.
|
200-800
|
|
Amisülprid
|
SOLİAN
|
200 ve 400 mg tab.
|
200-800
|
|
Ziprasidon
|
ZELDOX
|
20, 40, 60 ve 80 mg cap., 20 mg amp
|
40-160
|
|
Aripiprazol
|
ABILFY
|
10, 15, 20 ve 30 mg tab
|
10-30
|
1 Orjinal ilaçlara yer verilmiştir. Kullanılan ilacın listeden bulunması için ilacınızın etken maddesini esas alınız. 2 Antipsikotik ilaçlar için kesin bir doz aralığı yoktur. Hastalığın alevli döneminde doz yan etkilere tahammül edildiği ölçüde yükseltilir, yatışma döneminde ise düşürülür. 3 Flufenazin amp., flupentiksol amp. ve zuklopentiksol (200 mg) amp. uzun etkili ilaçlardır. Bu ilaçlar "depo" olarak da bilinirler ve ilaç kullanmayı reddeden ve/veya ilaçlarını muntazam kullanmayan hastalarda kalçadan yapıldıklarında 3-4 hafta süre ile yavaş yavaş kana karışarak uzun süreli bir etkinlik sağlarlar. Tek başlarına kullanılabildikleri gibi ağızdan ilaç kullanan hastalarda ek olarak da kullanılabilirler. Yapılış sıklığı hastalık belirtilerinin ağırlığına bağlı olarak 1-4 hafta arasında değişebilir. Zuklopentiksol 50 mg amp ise 3-4 gün etkili bir ilaçtır. Etki süresi kısa olmakla birlikte yatıştırıcı etkisi fazladır. Taşkınlık durumlarında çok yararlı olur. 4 Risperdal Consta da uzun etkili bir ilaç olmakla birlikte uygulama sıklığı diğer uzun etkili ilaçlar gibi esneklik göstermez. Mutlaka 15 günde bir yapılmalıdır.
Antipsikotik ilaçların kullanımı ile ilgili genel ilkeler
1. Antipsikotik ilaçlar hastaya başlandıktan sonra en az bir yıl kullanılmalıdır . Eğer hasta ilk kez psikotik bir atak geçirmiş ise ve tam düzelme de sağlanmış ise bir yılın sonunda ilaç bırakılabilir.
2. İkinci kez psikotik atak geçiren bireylerde ilaç kesilmemelidir. Bu hastalarda ilaç tedavisi tıpkı tansiyon hastalarında ya da şeker hastalarında olduğu gibi sürekli olmalıdır.
3. Yan etkilerin azaltılması bakımından ilaç(lar) hem alevli hem de yatışma döneminde etkili en düşük dozlarında kullanılmalıdırlar.
4. Antipsikotik ilaçların tedavi etkinlikleri (LEPONEX dışında) birbirlerine eşittirler. Bu bakımdan bir hasta için ilaç seçimi etkinliklerinden çok yan etkileri dikkate alınarak yapılır.
5. LEPONEX tedavi etkinliği bakımından tüm antipsikotikler içerisinde ayrı bir yere sahiptir. Başka ilaçlara cevap vermeyen yani tedaviye dirençli hastaların üçte birinde bu ilaçla -en azından kısmen- iyilik hali sağlanmaktadır. Ancak leponex aynı zamanda yan etkisi en fazla olan antipsikotiktir. Yan etkileri arasında en önemlisi beyaz kan hücrelerini (lökosit) azaltmasıdır. Lökositler mikroplara karşı organizmanın başlıca savunma sistemidir. Bu nedenle leponex kullanılmaya başlandıktan sonraki ilk 18 hafta boyunca haftada bir, daha sonra ise sürekli olarak ayda bir lökosit sayımı yapılması zorunluluğu vardır. Dolayısı ile bu ilaç ancak diğer ilaçlarla yeteri kadar tedavi edilemeyen ve kan sayımı kontrollerine uyum sağlayacağı düşünülen hastalarda kullanılabilir.
6. Ağızdan ilaç kullanmayı reddeden hastalarda uzun etkili (depo) ilaçlar kullanılmalıdır.
7. Kullanılmakta olan antipsikotik asla birdenbire bırakılmamalıdır. İlaç değiştirmek, yan etkilerden rahatsız olmak vb nedenlerle ilacı birden bire kesmek hastalık belirtilerinin alevlenmesine neden olur. İlaç değişikliklerinde, önce ikinci ilacın düşük dozda başlanması, yavaş yavaş tedavi dozuna çıkılması, bu arada ilk ilacın da 15-20 günlük bir zaman diliminde tedricen kesilmesi gerekir. Bunun tek istisnası leponex kullanılırken lökosit sayısının 3000in altına düşmesi durumudur. Bu durumda hayati tehlike olduğundan hastalığın alevlenmesi riskine rağmen ilacı derhal kesmek gerekir.
8. Yan etkisiz antipsikotik ilaç yoktur. Doktorun yan etkiler hakkında hastasına bilgi vermesi ve farklı yan etkiler içerisinde göreli olarak daha kolay tahammül edebileceği bir ilacı belirlemesi gerekir.
Antipsikotik ilaçların yan etkileri
Antipsikotik ilaçlar belki de tüm ilaçlar içerisinde yan etkileri en çok olan ilaçlardır. Bu yan etkilerin çok azı tehlikeli, büyük bir kısmı ise sadece hastanın yaşam kalitesini düşüren ve rahatsız edici özellikte olan yan etkilerdir. Hastaların bu ilaçları kullanmayı reddetmelerinin bir sebebi "hasta olmadıklarına inanmaları" ise ikinci önemli sebebi bu yan etkilere "katlanamamalarıdır". Bir hastanın yan etkisinden rahatsız olduğu bir ilacı kullanması, ancak o ilaçtan sağlayacağı yararı düşünerek yan etkilerine katlanması ile mümkündür. Katlanma (sabır) ise sağlam bir benlik (ego) gerektirir. Hastalık nedeni ile benlik işlevleri zayıflamış bir kişinin bu sabrı göstermesi güçtür. Yine de doktor ve hasta yakınları işbirliği yaparak, hastanın ilacını kullanmasını sağlamaya gayret etmeleri gerekir.
Antipsikotik ilaçların sık görülen ya da nadir görülmekle birlikte tehlikeli olan yan etkileri aşağıda özetlenmiştir.
Ekstrapiramidal (hareket sistemi / kaslarla ilgili) yan etkiler
Parkinson sendromu: Hareketlerde yavaşlama, kaslarda katılık ve titreme ile karakterize bir tablodur. İlacın başlanmasını takiben bir kaç gün içerisinde ortaya çıkar. Biperiden (AKİNETON®) ve propranolol (DİDERAL®) kullanılması bu belirtileri hafifletebilir.
Akut distoni: Daha çok baş ve boyun bölgesinde olmak üzere, ani ortaya çıkan,istem dışı kasılmalardır. En çok gözde (gözlerin yukarı doğru çevrilmesi şeklinde), dilde, ensede (başın arkaya doğru çekilmesi şeklinde), boyunda (boynun yana doğru eğilmesi şeklinde) ve dilde olur. İlacın kullanılmaya başlanmasını takiben hemen (birkaç saat içerisinde) ortaya çıkabilir. Bu kasılmalar ağrılıdır ve akineton kullanılması ile hızla düzelir.
Akatizi: Yerinde duramama ve sürekli hareket etme ihtiyacı duyma ile karakterize bir tablodur. Hasta uyanık olduğu zamanın büyük bir kısmını bulunduğu yerde yürüyerek (adeta volta atarak) geçirir. Bu durumu düzeltecek etkili bir ilaç da yoktur. Dideral denenebilir. Çok şiddetli olması durumunda ilaç değiştirmek gerekebilir.
Tardiv diskinezi: Yüzde (mimik kaslarında, göz, yanak ve dudaklarda), el ve ayak parmaklarında tik benzeri istem dışı hareketlerdir. İlacın kullanılmaya başlanmasından yıllar sonra ortaya çıkar. Etkili bir tedavisi yoktur. Şiddetli durumlarda kullanılan ilacı kesmek ve leponexe geçmek yarar sağlayabilir.
Endokrin sistem ile ilgili yan etkiler (hiperprolaktinemi)
Galaktore: Meme başından süt gelmesi
Libido kaybı: Cinsel ilgi ve istek azalması
Erektil disfonksiyon: Peniste sertleşme güçlüğü
Ejekülasyon gecikmesi: Meni gelme süresinin uzaması
Menstruasyon bozuklukları: Ay hali olamama, ay hali düzensizlikleri
Anorgazmi: Sevişme sırasında orgazm güçlüğü, orgazm olamama
Antikolinerjik yan etkiler
Ağız kuruluğu
Kabızlık
İdrar yapmada güçlük: Özellikle orta yaşı geçmiş erkek hastalarda prostat büyümesi nedeni ile zaten idrar yapmada zorluk vardır. Antipsikotik ilaç kullanımı bu zorluğu daha da artırır.
Bulanık görme: Antipsikotik ilaçlar göz merceğinin (lensin) yakına ve uzağa bakarken yaptığı uyumu sağlayan kasları etkileyerek bulanık görmeye neden olabilirler.
Kalp çarpıntısı
Diğer yan etkileri
Sedasyon: Uyuşukluk, sersemlik, uyku hali.
İştah ve kilo artışı.
Kan tablosu değişiklikleri: En tehlikelisi lökosit sayısının azalmasıdır (agranülositoz). Çok nadirdir Leponex dışındakilerle 1/10 000 oranında görülür. Leponex ile görülme sıklığı %1 civarındadır. Sağlıklı insanlarda lökosit sayısı 4000-9000 / mm3 arasındadır. Lökosit sayısının 2000in altına düşmesi tehlikelidir. Bu nedenle leponex kullanan hastalarda ilacın başlanmasını takip eden 18 hafta boyunca haftada bir lökosit sayımı yapılır ve lökosit sayısı 3000in altına düştüğü saptanırsa leponex kesilir. Tekrar 3000in üstüne çıktığında yeniden başlanır. 2000in altına düşmesi durumunda ise kesilir ve bir daha başlanmaz. Risk azaldığı için 18. haftadan sonra lökosit sayımı ayda bir yapılır.
Epileptiform nöbet: Antipsikotik ilaçlar beyin biyoelektrik aktivitesi üzerindeki etkileri ile hastalarda (çok nadir olarak) sara nöbeti gelişmesine neden olabilirler.
Metabolik sendrom: Lipid ve glukoz metabolizmasının bozulması ile şeker hastalığı gelişimine ve hiperlipidemiye neden olabilirler.
Nöroleptik malin sendrom: Antipsikotik ilaçların "lökosit sayısında azalma" ile birlikte en tehlikeli iki yan etkisinden biridir. Kaslarda çok şiddetli katılık hali, aşırı terleme, tansiyon, nabız değişiklikleri ve yüksek ateş ile karakterizedir. Bu tür bir tablo gözlendiğinde derhal ilacı kesmek ve doktora başvurmak gerekir. Görülme sıklığı %1 civarındadır.
Şizofreni ile ilgili sık sorulan sorular
Çocuğumun hastalığından ebeveyn olarak biz sorumlu olabilir miyiz? Yetiştirirken, eğitirken yaptığımız yanlışlar yüzünden hastalanmış olabilir mi?
Kesinlikle "HAYIR". Pek çok anne ve baba çocuk yetiştirme konusunda yaptıklarını varsaydıkları yanlışlıklar yüzünden gereksiz yere kendilerini suçlamakta ve vicdan azabı çekmektedirler. "NEDENLER" bölümünde ayrıntılı olarak değinildiği gibi şizofreni biyolojik zeminde gelişen bir hastalıktır. Elbette insan biyo-psiko-sosyal bir varlıktır ve her birey kendisini etkileyen psişik ve sosyal stresslerden (zorlanmalardan) olumsuz olarak etkilenir. Bununla birlikte eğer kişinin bünyesinde kendisini şizofreniye yatkın kılan biyolojik bozukluklar yoksa bu stressler ne denli yoğun olursa olsun "o kişide şizofreni gelişmez".
Hastalıkta stressin etkisi var mı?
Stress (zorlanma) hastalığın hastalığın sebebi değil ancak tetikleyicisi olabilir. Pek çok hasta yakını hastalarının zorlayıcı bir yaşam olayına maruz kalmayı takiben hastalandığını düşünür. Aşağıda bazı hasta yakınlarının hastalık nedeni olabileceğini düşündükleri durumlara örnekler verilmiştir:
- Oğlum üniversite sınavlarına hazırlanıyordu. Çok çalıştı. Aşırı çalışma yüzünden hastalandı.
- Üniversiteyi kazanamadı, çok üzüldü, ondan hastalandı.
- Nişanlısından ayrıldı, çok üzüldü, ondan hastalandı.
- Askerde komutanı dövmüş ondan hastalandı.
- Okulu bitirdi, uzun süre iş aradı, bulamadı, ondan hastalandı.
- Okumaya gurbete gittiİ. Orada çok zorlanmış. Ondan hastalandı
- Sınıfta kaldı. üzüldü. Hasta oldu.
- İşten çıkarıldı. üzüldü. hastalandı.
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak hepsinde ortak olan iki özellik var. Birincisi hastanın hastalanmazdan önce üzücü/zorlayıcı bir yaşam olayına maruz kalışı. İkincisi ise bu olayların hemen hepsinin gençlik dönemine denk gelmesi.
Şizofreni "GENEL BİLGİ" bölümünde de belirtildiği gibi 15-25 yaş arasında başlayan ve yaşam boyu süren bir hastalıktır. Şizofreninin başlama yaş aralığı aynı zamanda yaşamda önemli pek çok değişimin gerçekleştiği dönemdir. Lise bitirme, üniversiteye hazırlanma, bu hazırlığın başarısızlıkla sonuçlanması ya da yeni bir okula başlama, karşıt cinsle arkadaşlık kurma çabaları, reddedilme, terk edilme, eğitim ya da iş nedeni ile aileden ayrılma, askere gitme vb pek çok yaşantı doğrudan ya da dolaylı sonuçları ile genci zorlar. Hastalık da bu yaşlarda başlar. Hasta yakınları doğal olarak bu zorlayıcı yaşam olayları ile hastalık arasında bir neden sonuç ilişkisi arar ve bulur. Oysa nice zorlanmalara karşı sarsılan, örselenen ancak hastalanmayan gençlerin yanı sıra, daha hafif düzeydeki zorlanmalara bağlı olarak hastalanan gençlerin durumu ancak "biyolojik olarak hastalığa yatkın olma" olgusu ile açıklanabilir. Hastalık zorlayıcı yaşam olaylarına bağlı olarak değil bu olaylarla eş zamanlı olarak gelişmiştir.
Şizofreninin haberci belirtileri var mıdır?
Şizofreni ender olarak ani başlayan bir hastalıktır. Genellikle sinsi bir gelişme gösterir ve hastalığın karakteristik belirtileri ortaya çıkmadan önce kişide bazı değişiklikler olur. Bunlar şunlar olabilir:
- İçe kapanma: Arkadaşlardan uzaklaşma, arkadaş edinememe, arkadaşlık ilişkilerini sürdürememe, sudan bahanelerle arkadaşlıklarını bitirme, akrabalardan uzaklaşma, eve gelenlerden rahatsız olma, yanlarına çıkmama, odaya kapanma.
- Kendine bakımda kötüleşme: Temizliğine dikkat etmeme, banyo yapmama ya da ısrarla, isteksizce yapma, traş olmama ya da seyrek olma, makyajına ve giyim-kuşamına özen göstermeme, çamaşır değiştirmeme, aynı kıyafetle günlerce dolaşma.
- Tuhaf/acayip konuşma ve davranma, tuhaf ilgiler geliştirme: (Örnek: telepati, metafizik, uzay ile ilgilenme).
- Şüphecilik, alınganlık: İnsanların kendisine baktıklarını, hakkında konuşup gülüştüklerini ileri sürme.
- Duygusal donukluk: Yüz ifadesinin sığlaşması/kaybolması. Sevinç, üzüntü, kaygı vb. duyguların gerek sözel olarak gerek jest ve mimiklerle yeterince ifade edilememesi.
DİKKAT !!! Şizofreni tanısı bakımından yukarıdaki olguların sadece bulunması değil bunların "şiddeti" ve "kişinin bu alanlarda daha önceki durumuna göre gösterdiği değişiklik" önem taşımaktadır. Dolayısı ile bir yakınınızda bu olguları gözlemliyorsanız hemen telaşlanmayınız ve bir uzmanla (yakınınızı götüremiyorsanız bile gıyabında) yapacağınız görüşmede aydınlanmaya çalışınız.
Şizofreni tedavi edilemez deniyor. Doğru mu?
Hem "DOĞRU" hem de "YANLIŞ". Cevap "TEDAVİ"den ne anladığımıza bağlı olarak değişir. Tedaviyi "bir hastalığı tüm sonuçları itibari ile gidermek" olarak değerlendiriyorsak elbette şizofreni bu anlamda tedavi edilebilir bir hastalık değildir. Ancak hastalıkların çok azı bu anlamda "TEDAVİ EDİLEBİLİR" hastalıklardır. Enfeksiyon hastalıkları (mikropların neden olduğu bulaşıcı hastalıklar) böyle hastalıklardır. Bir enfeksiyon hastalığı etken mikroorganizmanın hassas olduğu bir antibiyotik kullanılarak tedavi edilebilir. Safrakesesi taşı, vitamin eksikliğine bağlı hastalıklar (avitaminozlar), kemik kırıkları ve çıkıkları gibi az sayıda durum ilaç ve/veya cerrahi girişim ile tamamen iyileştirilebilir. Bunun dışında insanların yaşadığı sağlık sorunlarının büyük çoğunluğunu oluşturan, ve geniş bir yelpazede yer alan pek çok dahili ve cerrahi hastalığın yukarda belirtilen örneklerde olduğu gibi tedavi edilmeleri söz konusu değildir. Bu hastalıklarda tedavi, "nedeni değil belirtileri ortadan kaldırmaya yöneliktir" ve sürekli olmak durumundadır. Örneğin yüksek tansiyonlu (hipertansif) olan kişilerde tedavi ile kan basıncı düşürülmeye çalışılır. Şeker hastalığı olanlarda ise tedavide kullanılan ilaçlar kan şekerini normal sınırlarda tutmaya yarar. Her iki grup hastada da ilacın kesilmesi semptomların (belirtilerin) yeniden ortaya çıkmasına neden olur. Yani hipertansif hasta ilacını almazsa tansiyonu yükselir, şeker hastası ilacını kullanmazsa şekeri yükselir. Keza kalp hastalıklarının çoğu, romatizmal hastalıklar, kan hastalıkları, astım, ülser, migren vb. pek çok hastalıkta kullanılan ilaçlarla hastalığın belirtileri kontrol altına alınır, ilaçların kesilmesi ile birlikte belirtiler yeniden şiddetlenir. Şizofreni ve tedavisi de benzer özellikler gösterir. Yukarda sıralanan hastalıkların tedavisinin olmadığını söylemek ne kadar anlamsız ise şizofreniyi tedavi edilemez bir hastalık olarak görmek de o kadar anlamsızdır. Tedaviye yanıt bakımından da şizofreni ile diğer hastalıklar arasında benzerlik vardır. Herhangi bir hastalık grubuna ait insanlarda olduğu gibi şizofreni tanılı hastalarda da tedaviye yanıt "iyi", "orta" ve "kötü" olmak üzere aşağı yukarı eşit üç grupta dağılım gösterir.
Sadece geniş toplum kesimlerinde değil, hekimlerin bir kısmında bile mevcut olan "şizofreni tedavi edilemeyen bir hastalıktır" şeklindeki yanlış inanışın olası sebepleri aşağıda özetlenmiştir:
- Diğer organ hastalıklarının pek çoğunda hastalık belirtileri dışa vuran belirtiler değildir. Örneğin tedavi yanıtı iyi olmayan pek çok tansiyon ve şeker hastası vardır ama bu hastaların belirtileri dışa vurmaz yani başkaları tarafından fark edilmez. Oysa şizofreni hastasındaki belirtiler dışa vuran, kolaylıkla fark edilen belirtilerdir.
- Pek çok hastalıkta hastalık belirtileri tedaviye direnç gösterse dahi kişinin işlevselliğini ve kişiler arası ilişkilerini bozmaz ya da bu alanlardaki zararı çok düşük düzeydedir. Oysa şizofreni belirtilerinin pek çoğu hastanın sosyal ve mesleki işlevselliğini ciddi şekilde bozan, toplumsal ilişkilerini sınırlayan ağır/ciddi belirtilerdir.
- Sağlığı bozulan insanlar kendi akıllarını ve yakınlarının desteğini alarak tedavi ararlar. Doktora, hastaneye başvururlar. Kendilerine önerilen tedavileri uygulayarak sağlıklarına kavuşmaya çalışırlar. Oysa şizofreni kişinin akılcı düşünme becerisini -en azından bazı alanlarda- yok eden bir beyin hastalığıdır. Şizofreni tanılı hastaların çoğu kendi akıl sağlıklarını doğru bir şekilde değerlendirme becerisi gösteremezler. Bu nedenle hasta olduklarını kabul etmezler ve tedaviye uyum göstermezler. Doktora gitmezler, verilen ilaçları kullanmazlar ya da aksatarak kullanırlar. Tedavinin önündeki en büyük engel çoğu zaman hastanın bizzat kendisidir.
SONUÇ: Şizofreni tedavi edilebilirlik bakımından diğer hastalıklardan önemli bir farklılık göstermez.
Şizofreni tedavisinde ilaç kullanılması şart mıdır?
Kesinlikle "EVET". Şizofreni bir "BEYİN HASTALIĞIDIR" ve "İLAÇSIZ TEDAVİ EDİLEMEZ". Hastanın ilaç kullanımını sağlamak için her yola başvurulmalıdır.
İlaç kullanım süresi ne olmalıdır?
Şizofreni tedavisinde ilaç sürekli kullanılmalıdır. Tıpkı hipertansiyon hastalarında ya da şeker hastalarında olduğu gibi.
Şizofreni tedavisinde psikoterapinin yeri nedir?
Salt psikoterapi ile şizofreni tedavisi mümkün değildir. Psikoterapide başlıca amaç hastanın sağlıklı yönlerini desteklemek ve geliştirmektir. Psikoterapötik girişimlerin ikinci bir amacı da psikoeğitimdir. Psikoeğitim ile hasta ve yakınlarına hastalık (nedenleri, belirtileri, tedavi yöntemleri, kullanılan ilaçlar ve yan etkileri) hakkında bilgilendirme yapılır. Bu sürecin en önemli hedefi, hastanın ilaç tedavisine uyumunu artırmaktır.
Şizofreni hastaları tehlikeli olurlar mı?
Nadiren "EVET". Paranoid form şizofreni tanılı hastalar bazen "düşman oldukları" ya da "kendilerine düşman olduklarını zannettikleri kişilere" yönelik saldırgan davranışlarda bulunabilirler. Ancak bu olasılık oldukça düşüktür. Suç sayılabilecek davranışta bulunma oranları şizofreni tanılı hastalarda sağlıklı kabul edilen kişilere oranla çok da yüksek değidir. "Paranoid tip" dışındaki tiplerde saldırganlık çok daha nadir görülür.
Şizofreni hastaları intihar ederler mi?
"EVET edebilirler". Şizofreni tanılı hastaların %10-15 kadarı yaşamlarını intihar sonucu kaybederler. Ancak bu oran batı ülkelerinden alınmıştır. Bu satırların yazarının şahsi kanaati ülkemizde şizofreni tanılı hastalarda intihar sonucu ölümün batı ülkelerine oranla daha az olduğu yönündedir.
Şizofreni "ölümcül" veya "yaşam süresini kısaltan" bir hastalık mıdır?
Şizofreni ölümcül bir hastalık değildir. Yaşam süresi üzerine doğrudan bir etkisi de yoktur. Bununla birlikte hastaların kendilerine bakım konusundaki eksiklikleri, aşırı sigara ve/veya içki içmeleri, beslenme bozuklukları, beden sağlıklarına özen göstermemeleri vb. dolaylı nedenlerle, ait oldukları toplum ve cinsiyette beklenen ortalama ömürden daha kısa yaşadıklarına ilişkin veriler vardır.
Hastalık belirtilerinin yaşam boyu seyri nasıldır?
Şizofreni 15-25 yaş arası başlayan ve yaşam boyu süren bir hastalıktır. Alevlenme ve yatışma dönemleri ile karakterize bir seyir gösterir. Alevlenme sıklığını hastanın ilaç tedavisine uyumu ve hastalık şiddeti belirler. Alevlenme dönemleri tedavi edilsin edilmesin yatışma ile sonlanır. Tedavi edilmeyen hastalarda alevlenme dönemleri hem daha şiddetli hem de daha uzun sürer. İyileşme gerçekleştiğinde hastanın işlevselliği genellikle alevlenme öncesine göre biraz daha düşük düzeyde kalır. Yani her bir alevlenme hastanın işlevselliğini biraz daha bozar. Bu nedenle olabildiğince alevlenmeleri engellemek gerekir ki bu da ilaç tedavisiyle mümkündür. İlaç tedavisine rağmen alevlenmelerin ortaya çıkabileceği unutulmamalıdır. İlaç tedavisi alevlenmeleri kesin olarak önlemese de en azından daha seyrek ve daha hafif olmasını sağlayabilir. 20li ve 30lu yaşlar alevlenmelerin en şiddetli olduğu yıllardır. Bu yıllarda hastaneye yatış zorunluluğu sık olabilir. 40lı yaşlardan itibaren alevlenmelerin şiddeti azalır ve 50li yaşlardan sonra giderek hastalık ılımanlaşır. 50li ve hele hele 60lı yaşlarda alevlenme nedeni ile hastaneye yatış gereksinimi son derecede nadirdir.
|